Pawn Sacrifice namı diğer Şah Mat

Kartal’dan yola çıkıp Kozyatağı Palladium’da ki Cinemaximuma doğru giderken, nadir satranç filmlerinden biri olduğu için herkes tarafından izlenmesi gerektiğini düşünerek, dostlarımıza tavsiye edebileceğimiz bir film olduğu için de içten içe sevinerek biletimi aldım. Büyük satranç üstadı Botwinnik’in tercihi olan ‘’e6’’ numaralı koltuğuma oturdum, mısır ve kolamı alıp arkama yaslandım.

Gerçek ismi ‘’Piyon Fedası’’ olan, ancak ‘’muhteşem film endüstrimizin’’ ortalama Türk insanını düşünerek ve bizleri aptal yerine koyarak filmi Şah-Mat olarak sunmasını kınıyorum. Aynı şeyi 1992 de çekilen Christopher Lambert’ın başrolünü oynadığı ‘’Knight Moves’’ içinde yapmışlardı.

Film arasında ‘’Cinemaximum yöneticilerinin iddiasına göre ’’ teknik arıza olması sebebiyle’’ yaklaşık 40 dk sonra ikinci yarısını izlemek zorunda kaldığımız için sinema yönetimini ve çalışanlarını da buradan kınamak boynumun borcu oldu maalesef. Sabah 11.00 seansına girdiğimiz filmi yaklaşık olarak 14.00 da bitirdik ki benim filmi izleme ısrarım yüzünden 13.30 seansı rötarlı başladı. Tüm bu olumsuzluklara rağmen filme karşı önyargılı olmamaya çalıştım. Haydi başlayalım.

Babasız büyüyen Fischer’in annesinin ‘’başka bir erkekle’’ birlikte olması nedeniyle (Fischer eminim ki üvey babasından rahatsız olsa idi Fischer soyadını zaten kullanmazdı), satranç çalışmak istemesine rağmen çalışamayan, her tıkırtıdan huylanan, tipik bir deli dahi profili (sanki bütün dahiler biraz deli olmak zorundaymış gibi!) ilk saniyelerden itibaren zihnimize sokulmaya başladı. Zaten filmin afişinde de ‘’ Satranç tahtasında soğuk savaşla, zihninde ise deliliğiyle mücadele etti’’ gibi muazzam bir tespit bulunmakta.

Annesinin Rus kökenli olması nedeniyle gençliğinden itibaren CIA tarafından gözetlenen Fischer, filmde tam bir paranoyak olarak gösteriliyor. Filmde Fischer in avukatlığını ve menajerliğini yapan Paul Marshall adlı karakterin, SSCB & USA savaşları için kullandığı ‘’Bu bir algı yönetimi’’ cümlesi, filmi özetlemek için yeterli olsa da ben merak edenler için devam edeceğim.

Rahip ve satranç oyuncusu Bill Lombardy, Fischer’in sekundantlığından çok ruhani bir baba görünümünde canlandırılmış olmasına rağmen, Fischer’in sorunlarından bahsederken, büyük Amerikalı satranç ustası Paul Morphy hakkında ‘’ O da böyle çıldırmış hatta sonunda küvette intihar etmişti’’ demesi inanılacak gibi değildi. Oysa gerçekte Morphy 47 yaşındayken evinin banyosunda geçirdiği kalp krizi sonucu ölmüştü!

Dünya Şampiyonluğu maçına kadar, psikolojik sorunları olan deli-dahi imajının pompalanmaya devam ettiği sahnelerde Rusların lüks düşkünü olduğu, maçlara limuzinlerle geldikleri ve Fischer’in Brooklyn’li beş parasız bir serseri gibi görünmesi de gerçekler açısından tam bir facia.

Dünya Şampiyonluğu ilk maçında berabere olan konumda, Fischer’in biz fanilerin akıllarına durgunluk veren Fxh2 fedasından sonra oyunu kaybetmesi de, Fischer’in psikolojik sorunlarından kaynaklanan bir hataymış gibi gösteriliyor. Çok tartışılır bir durum olmasına rağmen ben, Fischer’in Spassky’ ye ‘’beraberlik olmasındansa ölmeyi tercih ederim’’ mesajını verdiğini ve bunun maçın devamında gerçekten etkili olduğunu düşünüyorum.

Fischer’in ikinci maça çıkmamasından sonra Spassky’nin de yarı deli yarı paranoyak olduğu imajı devreye giriyor. Böylece anlıyoruz ki filmdeki tüm büyük satranççılar (Morphy, Fischer ve Spassky) ruh hastası. Hollywood aklınca seyirciye, çok kaptırmayın ipin ucunu diye sürekli mesaj veriyor.

Sonrası bildiğiniz tipik Amerikan zaferiyle devam eden filmde Amerikan sineması, hem Ruslardan hem de Yahudi düşmanı bir Yahudi olan Fischer’den gizliden gizliye hıncını çıkarıyor. Fischer hayatta iken Amerika’nın böyle bir film çekmesine asla izin vermezdi. Satranç tarihinin belki de en parlak kişiliğini çaktırmadan aşağılamaya ve intikam almaya çalışan film yapım şirketi Gail Katz Productions’ın Yahudi olduğu düşünülürse bunun çok ta şaşırtıcı olmaması gerekir.

Tarihi çarpıtmalarla, Amerika’nın Komünizm korkusuyla ve Yahudiliğin onurunu kurtarmaya çabasıyla çekilen filmde Dünya Şampiyonu Boris Spassky’yi canlandıran Liev Schreiber’in oyunculuğu vasatı aşamazken, belki de tek başarılı iş Tobby Maguire’ın oyunculuğuydu ki, filme giderken bu rolün altından kalkamayacağını düşünmüştüm.

Eğer adı ille de Şah Mat olan bir filmi izleyecekseniz, size tavsiyem, senaryosunu Faruk Peker’in yazıp oynadığı 1989 yapımı polisiye gerilim filmini izlemenizdir. Aksi takdirde her dâhiyi ya da satranç oyuncusunu deli kefesine koymanız işten bile değil.
Saygılarımla.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaşım